Aposto! - Burgazada, Emre Onar
Fotoğraf: Deniz Sabuncu

Burgazada, Emre Onar

Burgazada'da Emre'nin peşinden gidiyoruz. Burası, bir çoğunluk hâli. Herkes birbirini tanıyor. Sinem Dondurma'dan limonlu sorbe alır mıyız?
Soli 19 EYL

Büyükada'da yaşadığım yıllarda at arabası trafiğinden yolda yürüyemediğimiz günler çoktu. Evden dışarı adım attığımızda "Bir fotoğrafımızı çekin," diye elimize tutuşturulan, her anı ve anıyı kaydeden telefonlardan kaçma vakti geldiğinde inerdik iskeleye — "Burgazada'ya ilk vapur kaçta?" 18 dakika sonra. "Çay?" İçelim. Yarım saatte adalar arasında kentleşmenin en çok yaşandığı Büyükada'dan firar etmiş, Burgaz'ın sükûnetine ve bir zamanlar altı numaralı evin yanında olduğu için ismi halk arasında "Altı Numara" olarak kalmış halk plajına varmışız. Geçerken Sinem Dondurma'dan limonlu sorbe de aldık. Aylardan eylül. Müsilaj vurmuyor sahile. Hafiften bir lodos. Deniz dalgalı, bulanık fakat tertemiz önümüzde.

Kabataş'tan bindiğimiz vapur, Kadıköy'den ayrıldıktan beş dakika sonra bu anı canlanıyor gözümde. Adalılar sandaletlerini çıkarmış, bacaklarını koltuğa uzatmış, karşılıklı çene çalıyorlar. Yanlarında yaşça genç bir çift, oğlanın elinde Sait Faik'ten Mahalle Kahvesi kitabı, pasajlar okuyor sevgilisine. Sevgili olduklarını kızın kollarını oğlanın beline sarmasından anlıyorum. "Senin ismin buradan mı geliyor?" diye soruyor kız. Sait mi, Faik mi? Merak ediyorum. "Dedemden," diyor çocuk. "Adaya gidince ilk iş müzeye gideriz, oradan da Kalpazankaya'ya." Kız, "Kitaplarının telif hakkını ve mal varlığını Darüşşafaka'ya bağışlamış Sait Faik," bilgisini aktarıyor. Müzenin internet sitesinden çekiyorlar bu bilgiyi muhtemelen. O sırada, tam arkalarında ikâmet eden burgonya fötr şapkalı bey, "Gençler bugün salı, müze kapalı," diyor önündeki gazeteden gözlerini kaldırarak. Kız mutlu. Adaya yeniden gelmek için bir sebep daha. Oğlan kaşlarını çatıyor. Planı eksik yapmanın utancı siniyor üzerine. Kız daha da sıkı sarılıyor ona, ne önemi var dercesine.

Burgazada İskelesi, eylül renkleri


Oturduğum yerden kalkıp vapur içinde yolculuğa çıkıyorum. Vapur, evim. Odalarında geziniyorum sanki. Terasta ananasın bile kabuğunu talan edecek kadar keskin bir meyve sebze soyma aletinin tanıtımı var. Domatesi de soydu, patlıcanı da. Üstelik sadece 10 TL. Fuayede karton bardaklarla çay servisi başlamış. Koridorlarda fırından taze çıkmış simitler, gitarları omuzlarında müzisyenler dolaşıyor. Salonda sırt çantalarını bacaklarının arasına almış gezginler, dinlencede. Bugün hoparlörden müzik yayını yok. Arada bir Instagram hikâyelerini sesli izleyenler "Öhöm," uyarılarıyla karşılaşıyor — kulaklıklar takılıyor. Vapur ahalisi dinginliği seviyor.

Balkona dönüyorum, Elif ve Deniz'in yanına. Önümüzde uzanıp giden tabloda bulutlar küme küme. Uzun süre aynı noktaya baktığımızda, dalgalar hem bize doğru geliyor hem bizden uzağa gidiyor. Aynı anda. Bunu konuşuyoruz. İllüzyon mu fizik kuralları mı? Bugün deniz hangisine çalıyor: gri, mavi, yeşil? Çünkü zamanımız var. Doğayı dinlemeye, suyu gözlemlemeye, gökyüzüne bakmaya. Ufuk gökdelenlerle bölünmüyor önümüzde. Duruyoruz. Öylece.

Birkaç dakika sonra, kara görünüyor, iskele veriliyor. Emre çıkışta, bekliyor gelişimizi. Biz Londra'dan tanışıyoruz. Elinde portatif podcast stüdyosuyla giriyor o dönem yaşadığım evin kapısından. Yan yana oturduğumuz masada mikrofona yakın konuşuyoruz. Bi' Gidene soruyor: Göçmek midir gitmek yoksa seçmek mi? Yanımızda kimleri götürürüz kalbimizin içinde? Ne kadar aidiz doğduğumuz ülkeye? Mektup yaklaştırma eylemi mi, kelimeler yazılınca uzaklaştırır mı kişileri? Sekiz yıl arayla aynı gün doğmuş olmaktan mı sebep, bilemiyorum, ikimizin de kafasını kurcalayan sorular bunlar.

"Neredesin, ne yapıyorsun, döndün mü Londra'ya?" sohbetinin ortasında "Adadayım," diyor. "Atlayıp gelsenize." Türkiye’ye her dönüşünde alıştığı İstanbul’a daha da ötekileştiğini anlatıyor fakat Burgaz aynı, bekliyor hâlâ. Rumca, Ermenice, belki Ladino duyabileceğiniz sokaklarda kornasız telaşsız, buluşuyoruz. Bu sefer o bir gidene sormuyor hikâyelerini — biz geliyoruz yanına, büyüdüğü sokaklara.

İÇİNDEKİLER

Mahalle Mahalle: Emre Onar'la incir kokularının arasında, herkesin "çoğunluk" olduğu Burgazada'da
Müdavimiyim: Four Letter Word sandalyelerinde otururken tanıdıklarla karşılaşmanın, Ergün Pastanesi'nin vişneli milföylerinin
Ayaküstü: Roksan Sarfati'yle adanın üreticiliğine etkisi
Burgaz'da Âdettendir: Denize ASSK'ten girmek, beş çayına galeta almak

Ne güzel vardığımız yerde el sallayarak bekleyen birinin olması.

Takıl peşimize,
Hazal

Yazının devamı için lütfen kaydolun.

Aposto! olarak en özgün içerikleri derleyip e-posta kutunuza bırakıyoruz. Tüm yazıyı okumak için bültene kaydolabilirsiniz.

Soli

Her hafta bir mahalle, bir mahalleli! Seyahat ve kültür yayını Soli, her hafta bir mahallenin esnaflarının, binalarının, sokaklarının, insanlarının hikâyesini anlatıyor.

Son Sayılar

cover
17 EKI

🟠 Yeldeğirmeni, Bager Akbay

Bager Akbay'ın peşinde Yeldeğirmeni'ndeyiz. Buralar sıcak, mütevazı, biraz melankolik. Denemekten korkmayan bir pesimist.
cover
10 EKI

🌱 Tirebolu, Emel Ernalbant

Emel'in peşinde Pontus Rum Devleti’nin yazlık kasabası olarak anlatılan Tirebolu'dayız.
cover
3 EKI

Çukurcuma, Lalin Akalan

Lalin'in kapsayıcı galaksisine yolculuğun peşinde Çukurcuma'dayız.