Aposto! - Yerini Yitiren Kişi Yola Çıkar...

Yerini Yitiren Kişi Yola Çıkar...

Oruç Aruoba ile Şiir ve Felsefe
Dilozof 17 EYL

"Yol, kendine bir yer bulamamış kişinin özlemidir.

Kendi yerini yerleşiklikte bulamayan kişi, onu yolculukta arar.

Nasıl, bir yer, bir yolun başı ya da sonu;

bir yol da, bir yerden önceki ya da sonraki

bir durumsa — kişinin durumu da,

hep, öyle, ya da, böyledir...

Yerini yitiren kişi, yola çıkmak zorundadır.

Yola çıkan kişi, yeni bir yer arıyordur

— ama yola hep bir (eski) yerden

çıkıldığını da unutmaz : her varılan yerin de

(yeniden) bir yola çıkış yeri olabileceğini...

Yabancılığını kalıcı kılmak isteyen kişinin,

yerleşikliğinden rahatsız olması gerekir;

ve tersi : yerleşikliğinden rahatsızlık duyan

kişinin, kalıcı bir yabancılık bulması…"

Malum, yola çıktım. Daha ne kadar uzun süre süreceğini bilmediğim bir yoldayım. Yolda olmak ve nedenleri üzerine düşünürken geçtiğimiz sene aramızdan ayrılan yazar, filozof, akademisyen, şair, çevirmen Oruç Aruoba’nın dizelerini hatırladım ve bu bültende onu anmak istedim. Sonra düşündüm ki nerede okudu, kaç yaşında öldü, hangi kitapları çevirdi, hangi kitapları yazdı veya hangi filozoflar üzerine çalıştığı gibi konulardan bahsetmek onun nasıl düşündüğü sorularına asla karşılık gelmeyecek. 

Zaten şöyle demişti bir röportajında, "Hayran okur sahibi olmak çekilir bir düşünce değil. Yıllardır umduğum bir şey var, ama hiç olmadı — birisinin çıkıp, «Neler saçmalıyorsun hemşeri» diye başlayıp, yayınladıklarımın köküne kibrit suyu sıkması… «Neden Oruç Aruoba okuduğunuz» beni nebze kadar ilgilendirmiyor — her seferinde binlerce parça olarak çoğaltılıp kimlerin benimle neler yaptığını bilmediğim bir yerlere gitmek ise sonuçlarını düşünmek bile istemediğim bir şey. Üstünde «Oruç Aruoba» yazılı kaç tane nesnenin nerelerde, kimlerin elinde olduğunu düşünmeğe çalıştığımda, üzerime ürperti geliyor. «Peki, niye hâlâ gönderiyorum onları?» diye sorarsan — ne yapayım; bir şeyler bitiyor, yenilerine başlarken de eskilerini sistemimin dışına çıkarmam gerekiyor."

Bu yüzden bir değişiklik yapalım, bu farklı türden bir anma olsun, sıklıkla konuştuğumuz hepimizin aklında bir türlü aydınlığa kavuşamamış üç soruyu Aruoba’nın düşünceleriyle yeniden tartışalım: 

  • Felsefe nedir? 
  • Türkiye’de filozof yok mu? 
  • Kıta felsefesi edebiyat mı?

 Kesin sonuca ulaşamayacağımızı bile bile yine de bu temel sorular üzerine düşünmek ve bu düşünme yolculuğunda Aruoba’nın fikirleri uğramak… İşte ancak bu onu anmanın iyi bir yolu olabilir. 

“Kalabildiğimiz tek yer, ötekilerin bellekleridir.”

Sıklıkla sorduğumuz ve açık bir yanıt veremediğimiz o felsefe nedir sorusuna başka bir açıdan bakmamı sağlayan yazarlardan biriydi. Yazardı diyorum, çünkü Türkiye’deki felsefe yapan ender insanlardan birisi olması sebebiyle filozof sıfatını da layığıyla taşıyabileceğini düşünsem de verdiği bir röportajda kendisini yazar olarak gördüğünü söylemişti. 

Kimsenin filozof olduğunu inkar edemeyeceği Immanuel Kant bile “Kimse kendine filozof diyemez.” der.  Böyle bakıldığında bunun mantıksız bir çıkmaz olduğunu düşünebilirsiniz. Fakat kavramının kendi kökenine dönersek filozof, bilge demek değildir. Eski Yunanca’da filozofa karşılık gelen kelime philosophos; bilgeye karşılık gelen kelime ise sophos idi. Felsefede bilge kişiler denildiğinde ünlü tarihçi Diogenes Laertios’un yaptığı liste akla gelir. Diogenes, felsefenin temelini oluşturan 7 kişiye bilge, yani sophos demiştir. 

Sophos’tan farklı olarak philosophos bilge değil; bilgeliği seven, arzulayan, bilginin peşinde koşan kişidir. Aruoba’nın ifadesiyle “Bilgeliğe ulaşmaya çalışan ama hiçbir zaman da ulaşamayacağını bilen kişi.” Çünkü Sokrates’in ünlü sözünde belirttiği gibi her şeyin bilgisine sahip olmak imkansız olduğundan, filozof olmak daima bir eksikliği ifade eder.

“Felsefe yapmak, kişinin, gelmeyeceğini bildiği birisini beklemesine benzetilebilir.”

Böyle söylendiğinde felsefe yapmak denilen işin anlamsız bir uğraş olduğu düşünülebilir. Aruoba felsefenin işlevi ne olmalıdır sorusunu insanların kafalarını karıştırmak olarak yanıtlar. "Sözümona sağlıklı toplumlar sahte düzenlilikler kurar; felsefenin işi de bu düzenlere çomak sokmaktır — koyunu sürüden çıkmaya ayartmak… Felsefe yapmak, insan beynini hiç de alışık olmadığı bir yönde pek fazla zorlar; bu yüzden, bir noktada sigortası atabilir beynin. Felsefe tarihinde sahiden çıldırmış epey düşünür vardır; zihinsel bunalım geçirmemiş düşünür ise yok gibidir." der.

Aruoba, felsefenin en temelde huzursuzluktan başladığını söyler. Bir şeyden rahatsız olduğunuz zaman, bir şey garip geldiği zaman, bir şeye hayret ettiğiniz zaman felsefe yapma ihtiyacı duyarsınız. Yani bir sorunla karşı karşıyasınızdır. Çözmeniz gereken bir şey vardır. Anlayamadığınız ve bir anlam vermeye çalıştığınız bir şeydir felsefe sorunu. 

İyi de böylesi muğlak gözüken bir şey nasıl öğrenilecek, nasıl yapılacak? İşte bu konuda  Felsefenin öğretilemeyeceğini ama felsefe yapmanın öğretilebileceğini söyler. Felsefe öğretilmez, çünkü var olan bir şey değildir. Ediminde kendini var eder. Şöyle düşünün nasıl ki size sanatın ne olduğunu, sanat tarihini ve sanatçıları anlatmam sizi sanatçı yapmıyorsa; felsefe tarihini felsefecileri felsefenin ne olduğunu anlattığımda felsefe yapmış olmuyorsunuz. Bu ancak kendinizle kafa kafaya vererek çıktığınız bir yolculuk olabilir.

“Felsefe, felsefe yapan kişinin,
 ne olmadığını kesinlikle bildiği;
 ama, ne olduğunu yaklaşık olarak bile
 bilmediği bir iştir.”

Türkçe’de felsefeci ve filozof diye iki farklı grup var mesela. Aruoba, Türkçe’deki bu ayrımdan yola çıkarak felsefeciye felsefe satan diyor. Küçümser bir tavır gibi gelse de aslında bakıldığında çok doğru. Hani bir şeyi amatör ve profesyonel olarak ayırt ederiz ya, amatör kelimesi amare sevmek fiilenden gelir. Sevdiği için karşılıksız beklentisizce yapar. Bu yüzden amatör olarak felsefe ile ilgilenen kişilere kıyasla günümüzde felsefeci dediğimiz kişilerin bunu profesyonel bir meslek olarak yaptığını söylemek yanlış gelmiyor. Bunu yalnızca gelir elde etmek yaparlar demiyorum, amacınız gelir elde etmekse bunun için felsefeyi seçmek pek akıl karı bir seçim olmaz. Felsefeci denilen kişilerin, akademisyenler, yazarlar, konuşmacıların, çevirmenlerin, yorumlayıcı-aktarıcılar olduğunu söylemek doğru olur sanırım. Bu işin şöyle bir önemi var. Felsefe adı verilen etkinliğin layığıyla yapılması için malzemeleri veren, aklın aletlerini kullanmayı öğreten kişiler.

Yaşam, yazarı da, sahneye koyanı da, baş oyuncusu da sen olan; ama senin yalnızca seyircisi olduğun bir oyundur.

"Ben kitap yazmadım, kitaplarım kendilerini yazdırdılar demişti. Bir şeyleri anlamaya çalışmak; eğri okuduğunu gördüğüm bir şeylerin doğrusunu bulmaya çalışmak; bir şeyi tam olarak dile getirmeğe çalışmak..." yazma çabasını böyle tanımlıyordu. Çünkü onun için felsefe ve şiir yakın olgulardı. 

“Yaşam, hep, birliktelik umutları -vermeyecek-
 umduracak sana -sonra, onları alacak,
 yalnızlık kuyusuna atıp, boğacak.
 -o kuyudan da nasıl çıkabilirsin -ya da,
 orada yaşamayı nasıl öğrenebilirsin -
 -allah bilir!...
        -ki, "yaşamakta olman bile bir önyargıdır belki”...

Üçüncü sorumuza gelirsek, peki bu gerçekten felsefe mi? Ya da daha doğrusu şiir felsefe yapmanın bir yolu olabilir mi?

Nietzsche, Rilke, Heidegger ve tabii Aruoba için sanatın en alt bilgi seviyesinde görülmesi aslında bir çeşit bir yanlış yorumlamadır. Sanat yapıtı ontolojik bir özelliğe sahiptir. Tekne öncelikle sanatsal veya zanaatkarane etkinlik anlamına gelmekten ziyade bir bilme kipidir. Aristoteles’in Nikomakhos’ a Etik adlı eserinde söz ettiği aynı zamanda akılsal olarak, yani logos’la işler. Zaten felsefe şiir ile hep yan yana yürümüştür. Şiirsiz, şiirden arınmış bir felsefe özleminin bir 20. yüzyıl tutkusu olduğunu ifade eder Aruoba. Çünkü felsefe ve sanat insanı insan kılan etlinliklerdir, homo sapiens ilk aleti kullanıp soyutlamayala dildeki imgeleri yarattığı andan beri insan sanatçıdır. Bu yüzden insandır. O yüzden felsefenin sanata yaklaşması ve edebiyat olması bir eleştiri değil; övgüdür.

Yaşamı “hafifçe” yaşayabilseydin, yaşamın olayları da uçup giderler, sana yük olmazlardı —- ama o zaman da, uçucu, boş olurdu yaşamın. Bu yüzden, yaşadığın her olayı “ağır”laştıracaksın; ki uçup gitmesin, omuzuna çöksün; sen de onun yükünü taşıyasın. 

Yaşaman, yaşamın yükünü yüklenmen olacak.

Yaşam, yükleneceğin yüktür, 

Yaşamın, yükündür. Taşı onu.."

Aruoba’nın anlamaya çalıştığı şey elbette yaşamın kendisiydi. Kişinin ancak ölümün kesinliğini ve içeriksizliğini tam olarak yüklendiği taktirde, özgürleşme olanağına yaklaşabileceğini söyler. 

Ancak ölüm olduğu için yaşam anlamlıdır ve ancak ölümlü bir yaşam özgür olmanın bilincine varmamızı sağlayabilir. Zamanın sonluluğu bir kusur olmaktan ziyade varoluşuna, anlara ve seçimlere anlam / değer kazandıran bir özelliktir. Bu açıdan Aruoba’nın felsefesi özgürlüğün koşulunun, yaşama olanağının ölümde görülmesine dayandığını söyler.

"İnsan ölümsüz olmayı değil, ölümlü olmamayı ister (dinlerde, örneğin, sözkonusu olan, bu, şimdiki yaşamın sonrasız, bitimsiz olması değil; ölümden sonra, yaşamanın ‘başka bir yerde ve biçimde’ devam etmesinin olanaklı olmasıdır)... Hiçbir düşünme biçimi ölümü yadsıyamaz; ölümlülük insanın en temel ve en kesin verisidir—ölümsüz bir yaşam, bir saçmalıktır. Bazen düşünürüm, örneğin Homeros’un Olympos’taki Panteon’da ölümsüz tanrılar arasında olup-bitenlerle ilgili anlattıklarına komedi olarak bakabiliriz, trajedi olarak bakmak yerine—Zeus’a bir şaklaban olarak... Yaşam ancak ölümle anlamlıdır."

Kişi yaşamını, yaşadıklarını ne kadar hızlandırdığını sanırsa sansın, yaşam hep kendi yavaş ve sanki kendinden emin temposuyla, zamanında gelir ve yaşanır. Yaşadığın bir şeyin anlamını, o sırada, yaşarken bilemezsin çoğunlukla; ancak senin anlamanın zamanı gelince anlarsın o yaşadığının anlamını, bu da yıllar sonra gerçekleşebilir… İşte bunlar Aruoba’nın ifadeleri...

"Yaşam içinden geçtiğin bir şey olacak. İçinden geçtiğin, geçtikçe geciktirdiğin; sonrada geçip gitmesine izin verdiğin bir şey."


Dilozof

Büyük sorulara büyük yanıtlar... Şüpheciliği yaşam tarzı haline getirenler için felsefenin dünü ve bugününden ilginç fikirleri bir araya getiriyorum.

Son Sayılar

cover
19 EKI

Yeniden merhaba meraklı okur

Yeni katılanlara hoş geldiniz diyerek geçmiş sayılardan en çok sevilenleri beraber yeniden okuyalım derim. Ne dersiniz?
cover
12 EKI

Mutlu Kazalar: Cambridge & Oxford

Gezi Anlatmayan Bir Gezi Yazısı
cover

Bir Rüzgar Gibi Yaşa.

Nedensellik ve Özgür İrade