Aposto! - "Bir yere yerleşmenin, mahalleli olmanın sırrı köklere inmekte yatıyor."

"Bir yere yerleşmenin, mahalleli olmanın sırrı köklere inmekte yatıyor."

Mahalle: Tirebolu. Mahalleli: Emel Ernalbant. Yazı & Fotoğraflar: Emel Ernalbant.

Yorgo Andreadis’in Tamama: Pontus'un Yitik Kızı kitabında Tirebolu, Pontus Rum Devleti’nin yazlık kasabası olarak anlatılıyor. Trabzon'un sayfiyesidir. Annem işte bu atmosfer içinde doğuyor, altı aylıkken İstanbul'a taşınıyorlar. Babam Trabzonlu, benzer bir hikâyesi var. Altmış yıl İstanbul'da yaşadıktan sonra virüsle beraber evlere hapsoldukları zaman biz çocuklarının ısrarlarıyla doğdukları topraklara geri taşınıyorlar. Aslına bakarsanız ikisi de yabancı çünkü yıllar içinde yazları fındık toplamaya köye gelip İstanbul’a geri dönüyorlar. Onların tersine göç durumundan sonra tanışıyoruz biz de ilk kez Tirebolu'yla. Uzun uzun. Yeşil. Mavi. Nefis. Eksik. Bir yanım buraya dönmek, üretmek, hayal etmek istiyor. Diğeri kalktığım her sabah mücadeleden yorgun. Belki önce yaşadığım yere seyirci gibi bakabilirim diye düşünüyorum, ardından eleştirmen olarak — belki bir gün dönüşümün parçası olarak buluruz kendimizi. Bir zamanlar Mardin'de olduğu gibi.

Emel, tarlada


Tirebolu'da bir gün

Denizle dağ arasında gidip gelirsin burada. Tireboluluların çoğunun köyde de evleri vardır, merkezde ve deniz kenarında da. Eğer sabaha plajdaki evde başlamışsam ve deniz havası varsa yüzümü yıkamak yerine suya atlar, sonra ekmeğimi alıp eve çıkarım. Kahvaltı ve işler halledilir, parklara, çarşıya çıkılır bir fasıl. Mutlaka Tirebolu Sahaf'a girip laflarım o gün — kitaplar alır ve olabildiğince esnafla sohbet edip yaşadığım yeri anlamaya, tarihini tanımaya çalışırım.

Deniz çağırır sonra. Rüzgârın ve insanın getirdiği pet şişeleri, plastikleri toplarken görebilirsiniz beni. Köydeki evdeysem toprağa, bahçeye, yeşile yakınımdır. Isırgan, karalahana, nane, damar otu ve salatalık toplarız. Taze meyve suyu sıkılır hepimize. Birlikteyizdir. Hem bizim evin ahalisi hem de komşularla. Tohum ekme işine girilir; fındık, fasulye, böğürtlen, elma toplanır; odun kırılır; boya yapılır; pekmeze, patoza, mısır öğütmeye, fasulye ayıklamasında güçler birleşir. Çok yağmur yağıyorsa kuzine yanında kitap okunur ya da ev işleri görülür. Yağmurdan sonra hop, lastikler ayağa — ormana tirmit, tavuk mantar, evelek aramaya!

Tirebolu'da günün saat hesabı yoktur. Sahilden kaç kilo çöp topladık? Köyde kaç elmayı sepete attık? Toplananlardan kaç kişilik yemek yaptık? Kaç fideyi toprakla buluşturduk? Bunlarla ölçülür zaman.

Emel'in dedesinin şapkası, anneannesinin tohumları


Mahalle kavramını ayakta tutan esnaf

Berber, terzi, tuhafiye, yorgancı, perdeci, köyden ürünler getiren manav, son model kuruyemiş dükkânı, “Mehmet Efendi de kimmiş!” diye atarlanan, kendi kahvesini kavurup satan satan bakkal — Tirebolu'da hemen her şey var. Tirebolulular Ayyıldız'ın sahibi buralı olduğu için Türkiye’ye mayo modelleri Tirebolu Plajı’ndan yayılmıştır diye övünürler.

Altmış yaş üstü insanlarla, esnafla muhabbet koyudur. Hiç ummadığın bir yerde karşına edebiyatçı çıkabilir. Felsefe mezunu bakkalımız, sosyalist tekel bayisi, kitap kurdu Temel Avcı Abi ve eskileri deşen, çok okuyan Tirebolu Sahaf’ın sahibi Yılmaz Ayvaz buraya gelen herkesin tanışıp konuşması, uzun vakitler geçirmesi gereken insanlar.

Esnaftan bir sürü şey öğreniyorum. Evden çıkıp yürüyerek gidilen çarşıyı, kendine has şeyler üretip satan yerleri seviyorum. Gökçe’ye uğradığımda ormanda görüp toplamaya emin olamadığım mantarları, bizim ağacın bu yıl vermediği taflanı bulmak harika. Mardin’de bir derneğin, müzenin veya kadın girişimcilerin kapısını çalıp çay içerken birlikte bir şeyler üretmeye başlar, Süryanilerin masalarında dertleşir, dillerine dokunur, eskileri anardık — burada Tirebolu Sahaf’ta Rumların, Ermenilerin nasıl yaşadıklarını, uzun bir tarihi dinlediğimde "Hah!" diyorum, "ait olduğum yerdeyim." 

Bir yere yerleşmenin, mahalleli olmanın sırrı köklere inmekte yatıyor. Eskileri öğrenmek bunun şimdiyle ilişkisini kurmak beni heyecanlandırıyor. Yerleşkenin sakinlerini tanımak, birlikte neler yapabilirizi görmek bizi oraya bağlıyor.

Fotoğraf: Yılmaz Ayvaz


İstihdam nasıl sağlanır?

Fındık, çay, hayvancılık ve balıkçılık buraların temel geçim kaynağı. Balıkçılığın sonu çok kötü görünüyor. Endüstriyel balıkçılık, olta balıkçılığını bitirdi, avlanma denizlerde balıkları bitiriyor zaten — keşke balıkçılık kökten yasaklansa. Geriye gelir modeli oluşturmak için fındık ve çay kalıyor. Fındıkla haşır neşir olan bile (ailem dahil) fındığı toplayıp, kurutup, hemen kapıdan gitsin diye satıyor. "Şundan bir fındık sütü yapalım," diyen ya da "Biz bu fındıkla neler üretebiliriz?" diye kafa patlatan; yerel turizmi canlandıracak; ağaç kesmeye son verecek; Tirebolu'da istihdam sağlayacak projeler yapan, düşünen, konuşan yok.

Eskiden plajdan denize girerken sadece yemyeşil dağı görürdün. Bugün gökdelen gibi siteler var. Tirebolu’nun merkezi Yeniköy Mahallesi, denizin bir üst sokağı, sıra sıra dükkânlar ve iki katlı eski tarihî evlerle doluydu. Şimdi dükkânların yüzde doksanı kapalı. Sokak ölmüş. Çok yazık. Eski olan terk ediliyor — oysa bu tarihin oluşum sürecinin parçası.

Buraya dönen genç nesil kafe açma derdinde, yüzleri hep batıya dönük. Hamburger, patates çıkıyor mutfaktan. Belediyesi tarafından da kendi hâline bırakılmış bir mahalle gibi. Yılda bir hamsi yeme üzerine festivaller yapılıyor. "Bu muazzam doğada devamlılığı olan, işe yarayacak, çocukları tabiatla bağlayacak, yerel ürünleri dünyaya tanıtacak girişimler neden yok?" diye düşünüyorum ekseriya. Denize bu kadar yakın olan yerde kadınlı-erkekli gidilecek meyhane yok mesela. Kime sorsanız “Falanca otelde rakı içebilirsiniz,” diyor. Rakı otelin restoranında mı içilir arkadaş? Çeşit çeşit turşu ve ot kavurmasına; mısır ekmeğiyle, bezelye, fasulye tavalarıyla insanın aklını alan yemeklere sahip bir yerde hiç yöresel mutfağı olan mekânı veya kadınların işlettiği yeri yok.

Aki ve Emel kumsalda


Doğa bir okul olabilir

Hayatımızın Birleşik Krallık kısmını Londra'da, Türkiye'ye ayak bastığımızda hemen her anı Tirebolu'da geçiriyoruz. Londra’nın çocuklara ve ailelere sunduğu imkânlar muazzam. Oyun grupları, müzeleri, kütüphaneleri, konserleri, yeşil alanlarındaki çocuk oyun parklarının tasarımları Aki'nin büyüme sürecinde çok değerli. Bir hastanenin bekleme odasındaki çocuk oyun alanını, kütüphanesini görünce şımarıyorsunuz. Ama doğrusu bu.

Uzaktan buraya bakınca çocukların ne kadar kısıtlı imkânlarla yaşadıklarını daha net görebiliyoruz. Çocukları görmezden geldiğimizi, fazlalıklarmış gibi davranıp sürekli susturmaya çalıştığımızı düşünüyorum — bu pek çok travmanın kaynağı. 

Bir tarafımla da Tirebolu'da mümkün olanları görüyorum, Aki burada yaşasa doğada yaşamı öğrenirdi diye düşünüyorum. Bizimle beraber permakültürü, ekip biçmeyi, denizde balık olmayı — doğa, var olmayı, çalıştıkça başarılı olunacağını, azla yetinmeyi, bu hayatın ne kadar kolay olduğunu öğretiyor çünkü sana, onunla birlikte yol aldıkça. Büyük şehrin türlü oyuncaklarından, çeşit çeşit kıyafetlerinden, özetle tüketim çılgınlığından vazgeçiriyor. Olur da bir gün buralara göç edersek hayalim bir orman okulu açmak. 

Coğrafya kaderse aile de kader. Aki’nin elinden tutarken buradaki çocukların da elinden tutmalıyız. Köyde hâlâ kız çocuklarını liseden sonra okutmak istemeyen aileleri ikna etmek gerekiyor.

Yazının devamı için lütfen kaydolun.

Aposto! olarak en özgün içerikleri derleyip e-posta kutunuza bırakıyoruz. Tüm yazıyı okumak için bültene kaydolabilirsiniz.

Soli

Her hafta bir mahalle, bir mahalleli! Seyahat ve kültür yayını Soli, her hafta bir mahallenin esnaflarının, binalarının, sokaklarının, insanlarının hikâyesini anlatıyor.

© 2022 Aposto! Teknoloji ve Medya AŞAPOSTO’YU KEŞFETAYDINLATMA BEYANIKULLANIM KOŞULLARI