Aposto! - Burası, Yeldeğirmeni. Aylardan ekim, yıllardan 2021. Kesin bilgi: kolektif ruh devam ediyor.

Burası, Yeldeğirmeni. Aylardan ekim, yıllardan 2021. Kesin bilgi: kolektif ruh devam ediyor.

Mahalle: Yeldeğirmeni. Mahalleli: Bager Akbay. Yazı: Elif Bayram & Hazal Yılmaz. Fotoğraflar: Deniz Sabuncu.

Aktar önünde sarımsak dağı, süpermarket girişini kaplayan biber öbekleri, kaldırım boyuna tünemiş insanlar, sandalyeye yerleşmiş kedi, korna çalan taksiye havlayan köpek, antikacıların kapısına istiflenmiş şifonyer, dikiş makinesi, tablolarla "Hoş geldiniz, buradan buyurun," diyor sanki Yeldeğirmeni. 

Döndüğümüz her sokakta biraz daha insan. Bazısı Fransız usulü, sokağa karşı iskemlelerde oturuyor, sırtı dönük kimsenin olmamasına şaşırıyoruz bir an. Diğerleri yolda karşılaşmış mı, birini mi bekliyorlar, kim bilir? Ceketleri kaldırım boyuna dizmiş ikinci el dükkânı, yokuşta yuvarlanıp gitmekte tek başına bir top çarpıyor gözümüze. Topun peşinden koşan yok. 

Duvarların üzerinde sadece tag'ler, grafitiler, mural'ler değil; şiirler, kara kalem yapılmış resimler, iş arayan ve verenlerin ilanları var. Elle yazılmış, post-it'lere. Geniş camlarda sergilenen kuklalar, sulu boyalar, fotoğraflar ve hatta dijital ajansın "Bizi seçin!" pankartı var. Üretkenlik mi bu — vitrinde üzerine spot yansıtılmış bir esere mi bakıyoruz? Emin değiliz hâlâ. 

Bager'in 12 numara, ikinci kattaki atölyesine varana kadar ilk izlenimimiz: Yeldeğirmeni, açık. İzlemeye, görmeye, gezmeye uğrayana. "Önünde bitki satan hırdavatçıya girdiniz mi?" diye soruyor Bager, kahveleri koyarken. İçeri girmedik, dikkatimizi çekti ama. "İşte biraz onun gibi Yeldeğirmeni'nde yaşam. İçeride hayatın akışını gösteren perdesiz camlar baktığınız yönün rotasını belirlemek içindir. Ama asıl üretim içeride. Seyirci değil, katılımcı olduğumuzda başlıyor."

Bager Akbay

Bager Akbay


88 yılında, 12 yaşındayken Kadıköy Anadolu'da yatılı okurken geliyor Bager ilk kez Yeldeğirmeni'ne. Öğretmenin istediği kitabı bulmak için. Zamanın sokaklardan ziyade Aziz Berker İlçe Halk Kütüphanesi'nde geçtiği yıllar. "Varlıklı Hıristiyan ve Yahudilerin Moda'da ekseriya yaşadığı dönemde burada daha çok onların çalışanlarının evleri vardı. Sokakta silahlı saldırılar olabilen bir yerdi Yeldeğirmeni. Tenha ve tedirgin."

2010'da birkaç arkadaşı buralara taşınmaya başlıyor, hâlâ biraz tekinsiz geceleri. Onları ziyarete gelerek tanışıyor aslen yine Yeldeğirmeni'yle. "O zaman Osman Koç, Candaş Şişman ve ben Rusya'da çalışıyoruz. Kazandığımız az biraz para var. Dönünce Yeldeğirmeni'nde atölye kuralım mı diye konuşuyoruz uyumadan önce bir gece. 2014 Ocak-Şubat, Gezi sonrası. TAK açılmış. O dönem kentin tasarımını üstlenme açısından ilginç bir proje. STK, belediye ve semt arasında bir yapı kurmaya çalışıyorlar. Sanatçılar, öğrenciler buraya taşınmaya başlamış. 100'ün üzerinde sanat atölyesi var. Bugünün parasıyla üç kişi 500'er lira koydu mu bir mesken tutabiliyorlar kendilerine. Kafe bir tane belki, bir de bira içilen yer var. Asıl parti sokaklarda ve evlerde yaşanıyor. Bir dönüşüm olacak ama henüz ne olacağını bilemiyoruz. Tutuyoruz atölyeyi. Bir anda Yeldeğirmeni ahalisinin parçası oluyoruz. Belediye kooperatiflere mahallenin gelişmesi için bütçe vermeye niyetli olduğunu söylüyor — sanatçılar soylulaştırmanın mahallede olumsuz etkiler yaratmasından, pahalılaştırmasından, Karaköy veya Cihangir örneklerine dönmesinden endişeli. Bütün bu bilinmez içerisinde keyifli bir şeyler yapalım istiyoruz. Toplanmaya başlıyoruz sadece. Gelen geliyor. Kadıköy Sanat Topluluğu adı altında bütün toplantılarımızı ses kaydı olarak arşivliyoruz. Amaca değil, sürece zaman ayırarak."

Başarmak için değil, çabalamak için gidilen ortak alan: İskele 47

Bager'le kapıların arkasında küçük gruplarda başlayan sohbetlerin sokağa taştığı, tek sesin kolektif ruha dönüştüğü, su getirmek için uğrayan mühendisin yarının rehberini yazanlardan biri olduğu zamana dönmek istiyoruz. 2014'teyiz. "Atölyenin tabelası yoktu. Markete sipariş verirken İskele (sokak) 47 (numara) dediğimiz için ismi böyle oldu. Pazarlamayı hiç kaale almazsak daha çok üretim yapabileceğimize inanıyorduk. Bu yüzden 'anti-PR' yaptık. Logomuz güzel olmasın, ast-üst sistemi olmasın. Dertlerimiz bunlardı. İçeride dört beş şirket, Amber Platform, Başka Bir Okul Mümkün, Buluş-Biliş gibi dernekler; 10-15 freelancer vardı. Yeldeğirmeni bunun için çok uygundu çünkü hemen her şeyi mahalle ekosisteminde üretebiliyorduk. Çocuklar için scratch ile programlama kitabı yaptık, mahalledeki yayınevinin sahibi bize gidip geldiği için konuya hâkimdi. 'Basarız,' dedi. O kitap 80 bin sattı mesela."

"Abi, şöyle bir şey yapsanıza," diyenlere "Yapmak mı istiyorsun yapılmasını mı istiyorsun?" denilen yer İskele 47. Fikrin her gün eğlenmek için ortaya atıldığı, üretilirken şekle şemale ve öncelikle mahalleye, ardından kurgulanan geleceğe faydaya dönüştüğü. "Bir mahalle kahvesi gibiydi aslında İskele 47. Hayal ettiğimiz kıraathane var ya, işte o," diyor Bager. Ütüsü bozulanın da çocuğunun ödevi için yardım isteyenin de geldiği. Arkadaş, arkadaşın arkadaşı, tanıdık, komşu ve mahalleliye bir "kamusal alan."

Yeldeğirmeni mahallelisi


Öğrenmeyi yeniden öğrenebilir miyiz?

Zihni Sinir karikatürlerini hatırlarsınız. Hani "yalnızca istenilen saatte uyandırmakla kalmayıp aynı zamanda çayı demleyen saat"in ve daha nicesinin mucidi. Bager, İskele 47'nin yapısını ve öğrenmeye bakış akışını anlatırken aklımızdan geçenleri dile döküyor: "Zihni Sinir kafasında bir ortam. Sanat, teknik ve eğitimin bir arada olunca böyle bir alan çıkıyor ortaya. Biri dikey tarım alanı geliştirmeye çalışırken diğeri vegan deri yapmayı deniyor. Başkası kodlama yapıyor. İş, eğitim ve teknoloji; freelancer'lar, sivil toplum kuruluşları, şirketler ve öğrenciler yan yana. Dünyadaki küçük veye önemsiz gibi görünen şeyleri değiştirerek sistemi sorgulayan pek çok insanın kavuşma noktasıydı burası."

"Nasıl yani?" diye geçiriyor insan içinden. Kolektif ortamda öğrenmenin formülsüzlüğünü anlatıyor: "Bir arkadaşım çocuklara ve gençlere ücretsiz kodlama atölyesi yapan Coderdojo'dan bahsetti. Biz de İskele 47'de yapalım dedik, duyurduk hemen. Pazartesi akşamı 18.00'e koyduk özellikle ki uzaklardan gelinmesin, daha çok mahalleli olsun diye. Duyurduktan sonraki ilk pazartesi sekiz-dokuz çocuk geldi. Hiçbiri birbirini tanımıyor. 'Ne yapacağız?' dediler. 'Açın bilgisayarları, kendiniz takılın,' dedik. Hiçbir araç yok, yapılandırma yok. Hepsi bir şeyler açtı. Scratch'le öyle tanıştık biz." Biri bize açın bilgisayarları kodlama yapın dese hemen yetişkin aklımıza sığınır, "İyi de nasıl?" diye önce bir panikleriz muhtemelen. "Kendi" yöntemini bulmak, çizgisiz deftere yazı yazmak, defterin dışına taşmak, hesaplamadan yola çıkmak; yöntemsiz bir yöntem. Okullarda öğretilmeyen, evlerde az rastlanandan. Öğrenmeyi yeniden öğrenebilir miyiz?

Bager bunlara cevap niteliğinde devam ediyor anlatmaya: "Bu sırada atölyede öğrencilerimden Cansu vardı, 20-21 yaşında grafik tasarım öğrencisi. Çocukları gözlemledikten sonra kodlama öğrenmek istediğini söyledi. Oturdu 8-9 yaşında bir çocuğun yanına ki o da üç haftadır kodlamayla uğraşıyor, kodlama öğrendi. Bugün iyi bir okulda teknoloji öğretmeni Cansu ve muhtemelen 10 yıl sonra alanında en değerli isimlerden biri olarak anılacak." 

Birbirimize bakıyoruz. Sahi, bir şeyi öğrenmeden önce önümüze engelleri koyan biz değil miyiz? Başkasının deneyimleri üzerinden kendi deneyimimizi ölçmeye çalışan, öğrenmek için "uygun ortam"ı arayan, "önce"lerle başlayan cümleler kuran, suya atlamak yerine "Su nasıl?" diye soran. Bager'de cevabı var: "İyi pesimist bir şeyler dener,” — su nasıl, söyler.

Bager, İskele 47'yi başka bir oyun olanına çeviren ilkeden, ek bir amaç olmadan organik öğrenmeden bahsediyor. Kitaplar bitirerek, o işin en iyilerini getirerek ve onları dinleyerek değil, öğrenmeye ve birlikte olmaya alan açarak yaratılıyor o öğrenme ortamı. Topluluk dürtüsüyle.

Yeldeğirmeni'nde bir ikinci el dükkânı


Sanat esnafları ve dönüşüm

Yeldeğirmeni 2014'te vapurdan inip on dakikada varabileceğin, ucuz, denizi ve yeşilliği gören evleriyle sanatçıların ve öğrencilerin yaşamı keşfettiği bir mahalle. Mahalleli, İskele 47'ye uğrar mıydı peki diye merak ediyoruz. "Biri, 'Abi, bilgisayarın kablosu bozuldu, burada tamir edebilir miyim?' diye gelirdi, başkası geçerken üç boyutlu yazıcıyı görüp heyecanlanır, mekânın müdavimlerinden olurdu sonra. Diğeri kapıdan başını uzatırdı, 'Çocukların ödevini yapıyor musunuz?' diye. Az sonra babasıyla yollardı. Bir bakıyoruz, adam çocuğun ödevine müdahale ediyor. En sonunda anlardık ki o da aslında yaratmak istiyor."  

İskele 47 mahallelinin hayal edebildiği, üretim sürecine dâhil olduğu, ait hissettiği bir yere dönüşüyor. Şiddetsiz iletişimin merkezi. "Yeldeğirmeni'nde bunun gibi pek çok hikâye vardı ve birbirimizle paslaşabiliyorduk. Başka alanlarda olsak da birlikte olmanın gücü vardı. Alt sokakta mutfak vardı mesela, kendin gidip yemeğini yapabildiğin. İskele 47'nin perdesini çektiğimizde içeride fikirler oluşuyordu, orası arkadaşlarımıza kamusal alandı, kapıdan çıktığımızdaysa mahallenin üretim sürecini izliyorduk."

Soylulaşmanın doğal bir yapısı var aslında. Gençler ve sanatçıların mahalleye gelişiyle esnaf bakkalını bırakıp kafe açmaya karar veriyor belki — atölyelerde etkinlikler yapılıyor, bento'cularda yemek yiyor, bakkaldan sigarasını alıyor, esnaf da para kazanıyor. Mutlu anlar. Uzun yıllardır inşaatlara çalışan demirci, sanatçılarla heykel yaratmaya başlıyor, ahşap ustası tahtayı oyuyor bir apartman projesinde duvarda seyredilen şeye dönüşüyor.

Yeldeğirmeni'ne sanat turizmine gelinmeye başlanıyor yan mahallelerden, İstanbul'un uzak semtlerinden. 2014-2016 arasında kiralar üç katına çıkıyor bir anda. Mahallelinin endişesi "Belediye barlara ruhsat verecek mi? Burası yeni bir Kadıköy veya Karaköy olacak mı?" sorularıyla şekilleniyor. "Ekonomik kriz sebebiyle boşalan evler dolacak mı? Her barda bir başka müzik sesi yükselecek mi?" derken pandemi başlıyor. Pandemi, mahallenin duraklama devri oluyor. Belki de bu sebeple tepeden inme soylulaştırma bir anlamda engelleniyor. Kat kat binalar, gökdelenler yapılamıyor mesela — dükkânlar, kiracılar arası devinim çok fazla olsa da.

"Burada ben Cihangir-Taksim-Sultanahmet hattını görüyorum. Mesela Taksim, Sultanahmet olmaya başladı. Karaköy, Cihangir oldu ve hızla Sultanahmet olmaya doğru gidiyor. Yeldeğirmeni, Cihangir oldu — 2014-2016 yılları arasında hızla Taksim olmaya doğru gittiği görülünce kiralar arttı. Tam o noktada ekonomik krizle de değişim ve dönüşüm yavaşladı. Üzerine pandemi de etkiledi. Şu an tekrar 2016'ya geri sarıyor gibi görünüyor." sözleriyle özetliyor Bager, Yeldeğirmeni'ndeki dönüşümün hızını ve yönünü.

Bugün kiralardan dolayı kimi sanatçılar atölyelerini taşınmak durumunda kalıyor. Nitekim burası onlar için ucuz, mahalle ilişkileri sıcak, kolektif bilinci yaygın olduğundan cazipti. Ucuzluk elden gitti. Kolektif bilinç ve sıcak mahalle ilişkileri hâlâ mahallede.

Küff, Karakolhane Caddesi


Kolektif mahalle

2010'da Kadıköy Belediyesi'nin ÇEKÜL'le başlattığı Canlandırma Projesi'nden önce ve sonra burada baki kalan bir şey var: kolektif ruh. Üretirken yanında başkalarının da ürettiğini görebilmek; Şikayet ettiğin ya da adını bilmediğin komşuların değil, kapısını çalabileceğin komşularının olması; saklanıp bir tarihî eser gibi korunası komşuluk kavramı.

Şimdi nasıl bilirsin Yeldeğirmeni'ni Bager? "Yeldeğirmeni, çeşitliliği kucaklayan bir mahalle. Bir gün sokak düğünü oluyor, hepimiz kalkıp gidiyoruz, iki gün sonra aynı apartmanda kardeşler birbirine düşebiliyor, polis sirenleri duyuluyor. Paralel hikâyeler devam ediyor. 2010'ların başındaki vakalı Yeldeğirmeni'nden izler de var, bugününden de. Hâlâ o kolektif ruh ve üretim var. Kapısını çalabildiğim, sokakla konuşan atölyeler var. Sadece artık sayıları daha az."

Bir mahallede kolektif üretme bilincini nasıl tanırız? Kapısını çalıp girebildiğin, ütün bozulduğunda kendin tamir edebildiğin öğrenme alanları olduğunda. Yandaki atölyeden boya ya da direkt atölyeyi ödünç alabildiğinde. Üretiminin önündeki psikolojik bariyerleri yıkan örnekleri görebildiğinde. Problem var diye kaçmak yerine neden, nasıl ve nerede o problemle karşılaşıldığını konuşabildiğinde.

Burası, Yeldeğirmeni. Aylardan ekim, yıllardan 2021. Topluluk dürtüsüyle üretim devam ediyor. Burada sanatçı pazarları kuruluyor. Burada "vintage" fahiş fiyatlarda satılan ürünler demek değil, ileri dönüşüm demek. Burada sadece üretmek için var olabildiğin mahalle kahvesinden hâllice atölyeler var. Bir gün kapansanalar bile, kiralar arttığı için başka yere taşınmaları gerekse bile bu mahallede öğrendikleri bir şeyler var: başarmak için değil, çabalamak için yapmak ve fikri yaparken şekillendirmek.

İskele 47 önünden geçiyoruz. Bugün kapalı. Pandemi ve Türkiye’nin ekomomik çöküşüyle yok olmuş. O ekibin içerisindeki pek çok kişi yurt dışına gitmiş yeni hikâyeler yazmaya. Bina belki yok şu an ama ruhu yaşıyor hâlâ.

Yazının devamı için lütfen kaydolun.

Aposto! olarak en özgün içerikleri derleyip e-posta kutunuza bırakıyoruz. Tüm yazıyı okumak için bültene kaydolabilirsiniz.

Soli

Her hafta bir mahalle, bir mahalleli! Seyahat ve kültür yayını Soli, her hafta bir mahallenin esnaflarının, binalarının, sokaklarının, insanlarının hikâyesini anlatıyor.

Benzer Yazılar

“Cihangir’de istersem sessiz, sakin ve yalnız istersem kalabalığım.”
Hayatımın kendimi bildim bileli geçen zaman diliminde her daim bir ayağımın ve aklımın olduğu, misafiri olduğum mahalle, Cihangir, artık benim mahallem. Ne zaman bir mahalleli olunur, ne zaman oraya ait hissedilir, oranın dertleri ne zaman senin dertlerin, güzellikleri ne zaman şifan olur? Şimdi...
Alaçatı’da birbirimizin, köyümüzün, her anımızın kıymetini bildiğimiz zamanlar sonbahar, kış ve ilkbahar
1995′te Alaçatı — henüz otel veya restoran yok, kendi hâlinde bir köyken bu uyuyan güzele dışardan ilk gönül veren kişi, rahmetli Leyla Figen olmuş. Kemal Paşa Caddesi üzerindeki eski tütün deposununa âşık olan Leyla Hanım burayı restore ederek sonradan Agrilia Restoran adını alan kafeye...
© 2022 Aposto! Teknoloji ve Medya AŞAPOSTO’YU KEŞFETAYDINLATMA BEYANIKULLANIM KOŞULLARI