Aposto! - Teşvikiye: Herkesin görmeye ve görülmeye geldiği vitrin

Teşvikiye: Herkesin görmeye ve görülmeye geldiği vitrin

Mahalle: Teşvikiye. Mahalleli: Elif Bereketli. Fotoğraflar: Deniz Sabuncu. Yazı: Elif Bereketli.

Sadece ağaçlara ve gökyüzüne bakarak çıt sesi duymadan yaşanacak bir hayat pek bana göre değil. Nihayetinde odaklanmak ve rahatlamak için "şehir sesleri" ASMR’ı açıp dinleyen bir insanım. Türkiye’de niye yaşıyorsam Teşvikiye’de de o yüzden yaşıyorum — bütün bu çapraşıklıktan, tezatlıktan yaratıcı bir haz alıyorum. 

10 yılı aşkın bir süredir Teşvikiyeliyim, Çukurcuma’dan taşındım buraya. Önce Haci Emin Efendi Sokak'ta bir evi paylaştım arkadaşlarımla. Teşvikiye'ye ısındığım yıllardı o zamanlar. Hasan Hilmi Paşa Apartmanı'ndaydım — iki bloklu, devasa bir apartman. Geçenlerde bir kitapta okudum, eskiden kocaman bir köşkmüş burası: Hasan Hilmi Paşa Köşkü. Hıfzı Topuz, o köşkte doğmuş hatta. Odamın köşkün neresine düşeceğini hayal etmeye çalıştım ama pek beceremedim.

İkinci durağım, birkaç yıl sonra, şimdi yaşadığım sokağın biraz aşağısında. Çok anısı var o evin. Tesadüfen birkaç Avrupalı yazarı konuk ettiğim, SabitFikir dergisini çıkardığım ev orası. İki roman yazıldı o dairede. Yıllarca SabitFikir dergisine geliyor zannederek Küçük İskender adına gelen postaları açtım. Sonra öğrendim ki aslında İskender'in annesiyle aynı apartmanda oturuyormuşum. Hiç tanışmadık onunla ama İskender'le sık sık haberleşirdik, bu ev mevzusunun şakalarını yapardık.

O evi ve Teşvikiye'yi terk etmemin sebebi, yüksek lisansımı bitirmek icin Londra'ya gidip gelmem. Döndüğüm yer yine tesadüf eseri, belki de içgüdüsel olarak bu sokak oldu. Bugün küçük bir dairem var. Önünde bir açıklık var ama yine de pek çok apartmanı yakından görüyor. Komşularla bir yakınlık hissediyorum artık, karantinayı birbirimize bakarak geçirdik. Karşımda bir illüstratör oturuyor mesela. Perdeler açık çalışıyor, yaptığı işlerin çoğunu görebiliyorum.

Elif Bereketli


Görmek ve görülmek üzerine: Vitrin mahalle

Teşvikiye kafe uğultuları; alışveriş paketleri; trafik sesi; topuklu ayakkabılarıyla hızlı hızlı ilerleyen kadınlar; elinde karton bardakta kahvesi, kulağında kulaklığıyla yürüyüşe çıkan insanlar; kilo almış sokak hayvanları ve ışıl ışıl dükkânlarıyla "Orta-üst sınıfın modern şehir hayatı," denince akla gelebilecek pek çok ses ve duyguyla örülü bir mahalle.

Pek tabii Teşvikiye, sıradan bir 21. yüzyıl mahallesi tanımlamalarından ibaret değil. Nişantaşı-Teşvikiye hattı hem tarihte — özellikle 20. yüzyılın başlarında — oynadığı rol modelle de bugünkü durumuyla da kültürel, toplumsal yer yer de ideolojik bir vitrin. Herkesin görmeye ve görülmeye geldiği yer. Pek çok idealin hayat bulduğu sokaklar.

Mahallede her ay bir yer kapanıyor, hemen yanına yöresine yeni bir yer açılıyor. Teşvikiye kafelerine sadece fotoğraf çekilip sosyal medya hesabında paylaşmak için gelen bir sürü insan var. Burası bir şekilde geçmiş yıllarda olduğu gibi hâlâ bir cazibe merkezi. Bir vitrin ve vitrinde olmak isteyenlerin uğrak noktası. Yoksa Teşvikiye'nin metrekareye en çok kuaför düşen mahalle olmasını nasıl açıklayabilirdik ki?

Bir podyum edasına sahip olmasının bir sebebi de tıpkı Paris'teki gibi mekânların hep sokakla ilişkili olması — masa sandalyelerin hemen hemen her yerde sokağı izleyen bir konumda yerleştirilmesi. Teşvikiye Fırın Sokak'tan yürüyün, salının hatta. Buradaki restoran ve kafelerde oturanların önünde bir podyumda ilerliyorsunuz âdeta.

Teşvikiye mahallelileri


Sokaktaki tanıdık yüzler

Teşvikiye'de komşuluk sürüyor fakat alışıldık biçimiyle değil. Öyle apartmanımdaki insanın kapısını çalıp "Biraz yiyecek ikram edeyim," demiyorsunuz burada pek. İsterseniz dersiniz ve mutlaka komşunuzu sevindirirsiniz de ama çok sık yaşandığını iddia edemeyeceğim. 

Burada mahallelilik ve komşuluk, “müdavimlik” üzerinden ilerliyor gibi geliyor bana. Vitrin bir mahallede görmek ve görülmek varken kim kapalı kapılar ardında buluşur zaten, değil mi? Mesela bir dönem The House Cafe'de arkadaşına birkaç gün rastlamazsan nerede bu diye merak ederdin — hatta tanımadığın ama her gün aynı sandalyede tünemiş bir mahalleliyi de. 

Şimdi aklından geçen herkesi ve mahalleye uzaktan ziyaret için gelenleri Sokrates'te bulabilirsin, mahallelicilik oynamak üzere. Bazı mekânların böyle bir gücü var Teşvikiye'de. Burada belli kafelerde, restoranlarda, Maçka Parkı’nda, Mıstık Parkı’nda, kitapçılarda defalarca karşılaştığım yüzler var — onlarla selamlaştığım, göz teması kurduğum ya da bazen ayaküstü sohbet ettiğim anlarda kendimi gedikli mahalleli gibi hissediyorum.

"Soylu" bir mahallede soylulaştırma

Teşvikiye’nin Beşiktaş’a bakan yokuş sokaklarında hâlâ televizyonlarda izlediğimiz iç ısıtan mahalle dizilerini anımsatan esnaflar var. Güler yüzlüler, hoşsohbetler; sana isminle hitap eder ve gelir geçerken selamını eksik etmezler. Lostram, terzim, çiçekçim ve börekçim tek bir sokak üzerinde mesela. Bakkalım da hemen 50 metre ileride. 

Biraz öteye, Şakayık’a çıktığınızda biraz daha silikleşiyor simalar fakat hâlâ ışıltılı Teşvikiye dekorunun ardında sahne arkasında görevli gibi şovun akışını sağladığını hissettiğim birkaç esnaf var — Peleki Pastanesi, karşısındaki kuaför, biraz ilerideki bakkal ve aktar.

Yeni nesil esnaf vitrinleri


Gel gör ki geniş açıdan baktığında tablo bu kadar sevimli değil. Teşvikiyeli esnaflar bir bir kepenk kapatıyor. Yıllarca gün aşırı gittiğim, her gidişimde sahipleriyle hoşbeş ettiğim pastanem yerini kendince havalı olmaya çalışan bir kafeye bıraktı yenilerde. Yıllarca gittiğim bakkalımın da hikâyesi de aynı olmuştu. Güneş gözlükleri, havalı kıyafetleriyle kahve içmeye gelen insanlar var şimdi, eskiden ekmeklerin ve gazetelerin satıldığı kapı önünde. Kaç yıllık fırınımız da şimdi sanırım bir Uzak Doğu restoranı.

İnsan ne zaman bir yere ait hisseder?

Esnaf bütçesinin Teşvikiye vitrinininde olmak isteyen yeni nesil yatırımcılarla yarışamadığı yolun sonunda pek çok esnafın tası tarağı toplayıp gideceği açık. Ben buna biraz içerliyorum. Bakkalım, fırınım, pastanem aynı zamanda benim hafıza mekânlarım. Eğer Teşvikiye’ye dair bir aidiyet duygum varsa bu mekânlar da benim kimliğimin parçası — kapanan her dükkân benim kimliğimden de bir parça alıp götürüyor aslında. Mahalle dediğimiz sadece evler, dükkânlar, apartmanlar ve insanlar yığını değil; bir ilişkiler bütünü ve bir ilişkilenme biçimi.

İnsan bedeni, bilincinin tuttuğundan daha çok bilgi ve duyguyu barındırabiliyor. Ben uzun bir günün sonunda Teşvikiye Caddesi’ne doğru geldiğimde gevşeme, rahatlama ve boşvermişlik duygusuyla yürüdüğümü, bakışlarımın ağırlaştığını fark ediyorum. İnsan ancak kendini ait gördüğü ve güvende hissettiği bir yerde böyle davranır. Aidiyet mahallelilik hâlinin temelinde yatan kavramlardan en temeli belki de. Neye ait hissediyoruz peki? Mahallenin adına mı? Sokağına mı? Binasına mı? Ağacına mı? Yoksa — kapsayıcı bir bakış açışı olarak — mahalledeki ilişkilenme hâline mi?

Yazının devamı için lütfen kaydolun.

Aposto! olarak en özgün içerikleri derleyip e-posta kutunuza bırakıyoruz. Tüm yazıyı okumak için bültene kaydolabilirsiniz.

Soli

Her hafta bir mahalle, bir mahalleli! Seyahat ve kültür yayını Soli, her hafta bir mahallenin esnaflarının, binalarının, sokaklarının, insanlarının hikâyesini anlatıyor.

Benzer Yazılar

“Cihangir’de istersem sessiz, sakin ve yalnız istersem kalabalığım.”
Hayatımın kendimi bildim bileli geçen zaman diliminde her daim bir ayağımın ve aklımın olduğu, misafiri olduğum mahalle, Cihangir, artık benim mahallem. Ne zaman bir mahalleli olunur, ne zaman oraya ait hissedilir, oranın dertleri ne zaman senin dertlerin, güzellikleri ne zaman şifan olur? Şimdi...
Alaçatı’da birbirimizin, köyümüzün, her anımızın kıymetini bildiğimiz zamanlar sonbahar, kış ve ilkbahar
1995′te Alaçatı — henüz otel veya restoran yok, kendi hâlinde bir köyken bu uyuyan güzele dışardan ilk gönül veren kişi, rahmetli Leyla Figen olmuş. Kemal Paşa Caddesi üzerindeki eski tütün deposununa âşık olan Leyla Hanım burayı restore ederek sonradan Agrilia Restoran adını alan kafeye...
"Burada azınlık değil kimse, ada bir çoğunluk hâli."
Gezintiye hemen başlıyoruz. Nasılsa vapurda yeterince dinlendik. Biraz bacaklarımızı açmak iyi gelecek. Buluştuğumuz noktadan 15 adım attıktan sonra "Turumuzun ilk durağı," diyor Emre: Çarşı. "Büyükada artık Migros, Starbucks, Kahve Dünyası gibi kafe ve dükkânlar ve günübirlik turistleri...
© 2022 Aposto! Teknoloji ve Medya AŞAPOSTO’YU KEŞFETAYDINLATMA BEYANIKULLANIM KOŞULLARI